Zanka

İrem Eres Aycan

Twitter Instagram


İrem Eres Aycan

…Her zaman neredeyse yine oradaydı: Pencerenin bitişiğindeki yatağının üstünde. Perdeyi yine sonuna kadar açmıştı. Önünde buz gibi kahvesi ve elinde sigarasıyla, asla çözüm bulamayacağı meselelerini düşünüyordu. İçerde yine kıyamet kopuyordu. Anneannesi annesini suçluyor, annesi de ağlayarak “evet her şeyin suçlusu benim” diyordu. Sahi, her şeyin suçlusu annesi miydi? Değildi. Paramparça edilmiş bir yaşamı yapıştıra yapıştıra yürütmeye çalışan bir kadındı o. Peki suç neydi? Sevmek mi? İnanmak, güvenmek mi? Anne olmak mıydı suç? Kendi hayatından vazgeçip ailen için yaşamak mıydı? İçeri gidip bunları sormak istedi. Elbette soramadı. Zira kendisi dünyaya anlaşılamamak için gelmişti. Ömrü  boyunca arada kaldı.Yalnız iki kadın olarak hayata tutunmaya çalışan annesi ve anneannesinin arasında kaldı mesela. Annesi ile babasının arasında kaldı. Arkadaşları bile onu farklı yönlere çekiştirip durdu. Çevresini ve çevresindekilerini derleyip toplamaya çalışırken, kendisi darmadağın olmuştu işte. Hava buz gibiydi. Yine de tüm bu düşünceler onu büyük bir cehennemin ortasına atmıştı. Pencereyi açtı, sonuna kadar… “Atlasam” dedi, “atlasam ne olur?” “Annem üzülür” diyerek cevapladı kendisini. Lisedeki edebiyat öğretmenini hatırladı sonra. Balkonda otururken annesinden hırka isteyip, içeri gider gitmez annesi, kendini korkuluklardan aşağı bırakan öğretmenini. Bıraktığı acıya bir de o ana tanık olmuşluk eklemek istemedi sanırım. Çocuğunun aşağıda yatan cansız bedenine bakan anneye de üzüldü evet ama öğretmeni bir türlü çıkmıyordu zihninden. Yaşam ucu bu kadar kolay bırakılacak bir ip miydi sahi? Kimse mi anlamamıştı onu hiç mi dinlemediler ki? Başını her iki yöne salladı, aklından geçen felaket sonlu senaryoları uzaklaştırmak istercesine. İçerden gelen sesler kesildi. Ev artık yılların hıncını atmış öfkeli bir insan kadar dingindi. Ne var ki o evin öfkesi hiç bitmiyordu. Belirli aralıklar ve tetikleyicilerle o ev hep ağlıyor hep bağırıyordu. Kısa süreli huzurun tadını çıkarmak istiyordu fakat elbette mümkün değildi. Telefon çaldı. Metris’in  parmaklıkları ardında çocukluğunun çürümesine sebep olan babası arıyordu.  Zat-ı şahaneleri alkolü abartınca,  üstü kapalı özür cümleleri sarf etmek ve hemen ardından da sinirlenecek bir şey bulup bağırmak için kızını arardı çünkü. Bilirdi babasının kendisini aradığı saatlerden konuşmanın nasıl geçeceğini. Elleri titreye titreye telefonu açtı.  Tam da tahmin ettiği gibiydi! Kelimeleri zar zor biraraya getiren, sessizliğe dahi öfkelenebilecek bir adam vardı telefonun diğer ucunda. Ne dese “evet” dedi. Bu her söylenene evet dediği telefon konuşmalarının onda bıraktığı derin bir iz olmuştu: Öfke. Babasını reddedemediği kadar reddetti herkesi. Ona söylediği her evet’i hayır’a çevirip başkalarına bağırarak söyledi. Onu kimse anlamadı. O hep sinirli, hep kendine hüzün arayan ve acılarından beslenen histerik bir kızdı başkalarının gözünde. Peki gerçekten öyle miydi? Ne yazık ki öyle değildi. Defalarca “keşke çocukluğumu makineye atıp yıkama şansım olsaydı” dediğini anımsıyorum. “Keşke bir tek iğne ile yaşadığım bütün acıları unutup mutlu ve gamsız biri olarak devam edebilsem yoluma…” Telefon kapanır kapanmaz yağmur yağmaya başladı. Sanki Allah “ben buradayım” diyordu. Nedenini bilmediği bir ağlamak düğümlendi boğazına. Hangi derdine üzülüyordu bu kadar? Babasının tehditkar telefonlarına mı? Evde hüküm süren mütemadi gerginlik ve bağrışlara mı? Kimse tarafından anlaşılamamış olmasına mı? Hepsine belki de… Pencereyi kapattı. Gözyaşlarını sildi. Yarım saat önce yaptığı gergin telefon konuşmasının hıncını aldı evdeki herkesten. Odasına geçince ailesini kırdığı için bir daha ağladı. Uzun yıllar böyle geçti. Ona sordum bir gün. “Neden herkese karşı bu kadar anlayışlı ve iyiyken, seni her şeyden çok seven ailene karşı böylesine öfkeli ve kırıcısın” dedim. Verdiği cevap uzun süre kendime gelmemi engelledi: Babam bana var olmanın başka bir yolunu öğretmedi ki…

Peki dedim sustuk. Yakın zamanda görüştük. Öfkelerinden ve travmalarından arınma çabası içerisindeydi. Takıldım ona “sen iyi olursan ben ne yazacağım?” dedim. Güldü ve ekledi: Üzülme dostum, insan ne kadar iyi olursa olsun, kapalı sandıklarda bir tutam hüzün illa ki kalır. Çaya gelmeden ara haber ver, sandıktakilerin tozunu alayım.



Bu içeriğe emoji ile tepki ver
41