\n\n\n

Zanka

İrem Eres Aycan

Twitter Instagram


İrem Eres Aycan

Anne babasının arasında olup bitenleri idrak etmeye çalıştığı günlerdi. 10 yaşındaydı. Bir süre her gün babasının nerede olduğunu sordu annesine. Sürekli “çalışıyor, uzakta” yanıtını alınca, sormayı bıraktı. Okula gidiyor geliyor bir yandan derslerine odaklanmaya diğer yandan da hayatında neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Babasının geri gelmeyeceğini düşünmeye başlamıştı. Annesi öyle üzgün öyle umutsuz gözlerle bakıyordu ki hayata, bütün hislerini saklıyordu ondan. Garip bir tek başınalık hissi kaplamıştı içini. Çok erken değil miydi? Bu tek başınalık ilerleyen yaşlarında dönem dönem onu elbette ziyaret edecekti ama… Çok erkendi işte, çok erken. Gerçi her şeyi çok erken yaşadı. İlerleyen günlerde yaşadıkları bunu kanıtlar nitelikte olacaktı zaten. Evde sakin kalmak zorunda oluşu onu ev dışında her yerde asi bir çocuk haline dönüştürmüştü. O zamana kadar kimseyle tartışmayan herkesle iyi anlaşan o çocuk gitmiş, en ufacık söze kızan kırılan bir çocuk gelmişti yerine. Yine evde hüznün ve gerginliğin hakim olduğu bir gecenin sabahında kalktı okuluna geldi. Aklı evdeydi. Geri kalan ömrü boyunca da hep böyle oldu zaten. Aklı hep evde, evdekilerde kaldı. Öylesine huzursuz, gergin ve üzgündü ki… Sınıf arkadaşıyla bir tartışma yaşadı. Sonu tartaklanmayla biten bir tartışma. Tartışma bittiğinde arkadaşı çok yüksek ve kendinden emin bir sesle: SENİ BABAMA SÖYLEYECEĞİM! dedi. Yutkundu. Hiçbir şey söyleyemedi. Onun, arkadaşını şikayet edebileceği bir babası yoktu. Aslında vardı ama, yoktu işte. Okul bahçesinin arka ücra bir yerine gidip içine içine ağladı. Eve gitti sonra. Hiçbir şey olmamış gibi davrandı. Nice yıllar sonra bana şu sözlerle anlattı bu olayı ve sonrasını: Arkadaşıma “benim babam da seni döver” diyememek hayatımın ilk yalnızlığı ve çaresizliğiydi. Uzun süre zihnimden atamamıştım. Dahası okulda yaşadığım bu olayı evde bile anlatamamıştım Zira evde üzülmemesi gereken insanlar vardı. Sonraları çok düşündüm biraz da kendime dışardan baktım. Sanırım uzun yıllar her şeyi tek başıma halletmek ve yaşamak zorunda kalmak beni dünyaya ve insanlara karşı öfkeli hale getirmişti. Artık yalnız hissetmemem gerektiğini çok sonraları anladım.

Her şey yolundaymış gibi davranmaya devam etti. Ertesi gün okula gitti. O arkadaşını hiç affetmedi. Yaşadıkları ona böyle bir miras bırakmıştı. Affedememek… O günler kendisini bilerek veya bilmeyerek yaralayan kimseyi affetmedi. Sonraları onu anlamadığını düşündüğü kimseyi de affetmedi. Ona bir gün o güzel kahvesini yudumlarken “önce kendini affetmezsen bu böyle sürer gider” dedim. Öyle kendimden emin öyle “bana hava hoş” edasıyla söyledim ki bunu. Sonradan fark ettim. Gülümsedi. “Baban nerede?” diye sordu. “Evdedir herhalde ya da annemle çay bahçesinde” diyerek yanıtladım. “En fazla ne kadar uzak kaldınız?” dedi. “Üniversitede okurken birkaç ay oluyordu” dedim. “İşte affetmek senin için bu yüzden kolay” dedi önemli bir şey keşfetmiş gibi. Ve devam etti: Benim babam bana yalnızca yarım saat uzaklıkta yaşıyor ve ben onu senelerdir görmedim. İnsan en çok güvenmesi gereken kişiden darbe yediği zaman inanmak ve affetmek sandığın kadar kolay olmuyor. Herkesi şikayet etmem gereken kişi olmalıydı babam, herkese şikayet ettiğim kişi değil. Ben bütün yaralarımı onun omzunda unutmalıydım onun kollarında dinlenmeliydim yorgunluklarımdan. Oysa tam tersi oldu. Ne zaman ayağa kalksam tek bir hamleyle beni yere düşürdü babam. Onu sevmekten de ondan nefret etmekten de asla vazgeçmedim. Eksik kalan çocukluğum için de yaralı gençliğim için de septik yetişkinliğim için de onu suçluyorum, evet… O beni sevmediği için sevemiyorum kendimi bir türlü. Onu affedemediğim için affedemiyorum kendimi, kusurlarımı. Beylik lafların lüzumu yok! Ben affedemeyişim ve eksiklerimle devam ediyorum yoluma.

Başımdan aşağı bir kazan kaynar su boşaldı. Ona karşı ilk defa bu kadar gamsız bu kadar düşüncesizce konuşmuştum. Sınanmadığım bir acı hakkında ahkam kesmiş, onu en zayıf noktasından vurmuştum. Buna rağmen bana kızgın bakmıyordu. Gözlerinde rahatlama hissi vardı. Sonradan anladım. O an birine, herhangi birine her şeyin nedenini anlatmıştı çünkü. Her şeyin… Affetmek ve edememek her şeydi onun için. Bütün sorunların temeli bütün çözümlerin ilk adımı…  Özür dilemek istedim ama yaptığım şeyin basit bir özürle telafi edilemeyeceğini biliyordum. En başından beri hata yapıyordum aslında. Onu bütünüyle anladığımı zannediyordum. Oysa onun yaşadıklarının yanından bile geçmemiştim. Nasıl anlayabilirdim onu? Sessizliğimden mahcubiyetimi sezmişti. “Aman boşver” dedi her zamanki sahte neşesiyle. Elini tuttum destek olmak istercesine. Söz bitmişti çünkü. Söz, bazen bazı konularda bazı insanlara fazla gelen bir şeydir. Herkes bilmez bunu. Hatta çoğu insan sözün çok olanını sever, dolu olanını değil. Çok konuşunca çok eleştirince çok değerlendirince çok akıl verince iyi insan olunuyor belki de onlara göre. Akıllı, bilge kişi olunuyor. Öyle değil işte. Bazen sözün hiç olanı makbuldür. Bazen insan bazı anlarda hiçbir şey duymak istemez. İyi veya kötü. Doğru veya yanlış. İnsan bazen, hiçbir şey duymak istemez. Ve görmek istemez bazen kimseleri. Kapatıp gözünü bir tek kendini sevmek ister. İnsan kendini sevmek için mücadele etmek zorunda kalınca büyüyor belki de. Halbuki ne kolay bazıları için kendini sevmek kendini beğenmek. Kendini sevmek beğenmek takdir etmek için yıllarca mücadele etmiş biriydi karşımdaki. Dışardan hiçbir şeyin yıkamayacağı biri gibi duran ama içinde deprem sonrası evler barındıran biri… İlk yalnızlığını ilk çaresizliğini anlatmıştı bu defa bana. Geriye dönmek istedim o anlattıkça. Bugünlerini görmüş halimle, o okulun bahçesine gidip eğilip kulağına fısıltıyla “tek başına yetersin herkese ve her şeye” demek isterdim. Yetiyordu çünkü. Arada sırada yetemediğini düşünse de bana göre yetiyordu. Ben olsam diyorum bazen, ben bu kadar eksikle başlasam hayata bu kadar zayiatla devam etsem yoluma belki çıkardım yolumdan. Ya da kötü biri olurdum belki, bilemiyorum. Çay bayatlamaya yüz tutmuştu üstelik artık kalkmam gerekiyordu. Kalkmadan ona sormak istedim. “O gün o okulun bahçesinde o söze cevap veremeyecek kadar aciz ve çaresiz hissetmeseydin ne olurdu?” dedim. Aşina olduğum o acı tebessümü salladı bana. İddialı ve sinirliyken tek kaşı havaya kalkardı. Babasından mirasmış bu da. Bu defa o acı tebessüme bu mirası da ekledi öyle yüzüme baktı. “O gün o kadar yalnız ve çaresiz hissetmesem bugün bu kadar kalabalık ve güçlü olamazdım.” Bütün inancımla bütün sevgimle sarıldım ona. Vedalaştık. Çıkarken yüzüme baktı “özrünü kabul ediyorum” dedi. O an anladım ki sözler bazen gerçekten anlamsız kalıyor…

 



Bu içeriğe emoji ile tepki ver
42