Zanka

Nazan Şara Şatana

Twitter Instagram


Nazan Şara Şatana

Arada soluk almak değildi ki niyetleri, onlar uğraş istiyordu, onlar yapabileceklerini takdim etmek, anlatmak, bakın böyle de olabilir’i sunmak, gerçekleri yansıtmak, afakilerden kaçınmak, gençlik ruhlarına, bilgi yaşlılığını eklemek, bizi de dinleyin demek istiyorlardı…

Bunun için ne gerekliydi?

Adım atmak.

Neydi adım atmak?

Önce düşünmekti elbette.

Sonra iç sesi dışa vurmak, iç sesle yorumlamak, tartışmak, hatta abartıp eni konu kavga etmek.

Sonra iknaya geçilirdi ki bu ilk olacaktı, bunun devamları fazlaydı.

Enerji karşılığı biri daha vardı. Çarpışmıyordu akımlar, buyur edip kabul ediyorlardı ki şık olan buydu.

Demekti ki bu ruhlarda olduğu gibi akıl birliğinde de teklik vardı.

Sonra üçüncü de girecekti devreye ve diyecekti ki, sac ayağı az bizde daha çoklar olmalı.

Hazreti Davut’un yıldızı gibi çok kenarlı,

16 Türk Devletinin bayrakları gibi, her birinde bir dev eser, yaşam, töre, cesaret, yürek, güç erk, kuvvet olmalı, sonrasında Osmanlı armasında saklanan 30 sırın gizemleri yer almalı,

Nutuk’ta yazılanların günlük hayatın ipuçları, kaliteli yaşam şekli, örf, adet, yücelik, bilgelik, memleket sevdası, millet tutkusu, can ve canan ve elbette Mustafa Kemal Atatürk.

Peki neydi yapmak istedikleri.

Çoklarrr…

Onlar yüreklerini koymuşlardı bu işe.

Sanata da sevdalıydılar, bilgeliği de…

Müzik elbettelerden biri olurda, edebiyat olmaz mıydı ya resim ya şiir ya heykel VE – Ya’lar çokça olmalıydı ki, güzel ülkemizin her bir köşesinde rengarenk açan sanatlar vardı, türküler yüreklerimizde özlerimizi yansıtırdı, kavallarla anlatırdı delikanlılar sevdalarını ya sazlara ne demeli. Philip Guston, demiş ki;

“Resim yapmak, tekrar tekrar yaşamam gereken tuhaf bir mucize gibidir.”

Yaşamak mucizeydi de sanat neydi?

Yorgos Seferis;

“Sarı kumların üstüne
adını yazdık onun,
ama bir rüzgâr esti denizden
ve silindi yazılar.”

Silinmesindi bu güzel insanların yapmak istedikleri.

Kalıcı olsun diyeydi çabaları ve dediler ki;

Dans edilmeli.

Dans edilerek dualar edilirdi tarih boyunca.

Dans edilerek ruhlara hitaplar vardı.

Dans edilerek meramlar anlatılırdı.

Mevlana’dan söz etmeden geçilir miydi?

Yunuslar, Karacaoğlan’lar, Şems’ler anlatılmaz mıydı?

Kitaplar yazılırdı Hacı Bektaş Velilere,

Yeşil Zümrütlerden söz edilirken Abdülkadir Geylani Hazretlerinin yazdığı dünyada ilk sayılanlar dile getirilmez miydi?

İslam alimlerinin ilk buluşlarının nasıl Avrupalılara mal edilişlerinden,

Türk’lerin dünyaya öğrettiklerin den…

Ve daha neler – neler’in sesi olurlardı, gücünü yansıtırlardı…?

Şanslıydı oluşumcular.

Yürekleri kadar kocamandı akılları ve anlatacakları, yazacakları, ifade edecekleri.

Dertleri para değildi. Elbette yaşamak için gerekliydi.

Onlar, yaşarken yaşatmaktı istekleri.

Belki merhabalarına cevaplardı,

Belki günün aydın kelimesinin içinde olacakların anlatışıydı,

Belki iyi gecelerde huzurlu uykunun içeriğiydi kelimecikleri.

Yeni bir soluk, derin bir nefes, birlik, beraberlik, huzur, kalite ve çalışmak!

Adam gibi, yürek gibi, kan dolaşımı gibi, vücut gibi.

Durmadan, durduğunda batmak,

Durduğunda ölmek gibi…

Onlar, temkinli adımlarını bebek adımlarıyla yapmak istemiyorlardı. Her biri kendi dalında zaten kocamandılar.

Onlar isimdiler,

Onlar zaten imzalarını attıklarında kartvizitlerini de ortaya koymuşlardı.

Doğrusunu yapacaklarına karar vermişlerdi.

İçseslerini dışa yansıtacakları zaman, kendilerinden olanlarla güçlenmekti niyetleri.

 

Rast gitsin.

Hayırlı ve uğurlu olsun.

 

Nazan Şara Şatana

Bu içeriğe emoji ile tepki ver
22


<