Zanka

O. Selim Kocahanoğlu

Facebook


O. Selim Kocahanoğlu

23 ARALIK 1930'de insanlık tarihinin de en hunhar cinayetlerinden biri Menemen'de işlendi.

Sekiz sene önce Yunan işgalinden kurtulan Menemen'de Asteğmen Kubilay başa kesilerek şehit edildi. Kubilay da, başını kesen Derviş Mehmet de Girit göçmeni, yoksul aile çocuklarıydı. Kubilay 24 Derviş Mehmet 34 yaşındaydı. Birbirini tanımazlardı. Derviş Mehmet Manisa köylerinde bağ-bahçe işlerinde amelelik yapardı. Çatışmada öldürüldüğü için bir fotoğrafı bile çıkmadı. Sadece yakasına iğnelenmiş Şeyh Hafız Ahmet'in "Mehdiye kurşun işlemez" duasının yazılı olduğu üç köşeli bir muska bulundu. Ne Kubilay başının kesileceğini bilebilir, ne Derviş Mehmet böyle bir av partisini aklına getirirdi. Onu bu faciaya sürükleyen hurafenin Mehdilik hezeyanı olmalıydı...
Tarihte sahte peygamberler, sahte Mehdiler, başı kesilen şeyhler görülmüş ama böyle bir kesikbaş hikayesi hiç yaşanmamıştı. Kabakçı Mustafa isyanında Damat İbrahim Paşa'nın cesedi arabaya bağlanıp sokaklarda sürünmüş, başı kesilmemişti. 31 Mart isyanında Asar-ı Tevfik zırhlısı süvarisi Binbaşı Ali Kabuli, Abdülhamid'in gözleri önünde linç edilip cesedi ağaca asılmış, ama başı kesilmemişti.Bundan 20 sene sonra ortaya çıkan bu şeriat gericiliğinde zavallı Kubilay koyun gibi boğazlanacaktı.
Kubilay cumhuriyet ülküsünün, Derviş Mehmet mehdiliik hezeyanın sembolüydü. Baş kesmek, yol kesmek, kol kesmek, kurban kesmek, ağaç kesmek, Anadolu kültürünün bildiği şeylerdi. Battalgazi destanında bir kılıç darbesiyle kırk kelle uçurulurdu. Mitolojinin kesikbaş efsanesi şimdi herkesin gözü önünde Menemen'de yaşanıyordu.
Kubilay Girit'ten İzmir'e göçen yoksul bir aile çocuğu olarak doğmuş (1906), adını Mustafa Fehmi koymuşlardı. İlkokulu Aydın'da okumuş, Bursa muallim mektebini bitirip (1926) öğretmen olmuştu. Türkocaklı delikanlı kendisine Kubilay adını vermişti. Menemen 43. Piyade Alayında yedek subaydı. Hayatının baharında vahşice şehit edileceğini bilemezdi.
Tarih 23 Aralık 1930 Salı. Derviş Mehmet ve üç yoldaşı Şamdan Mehmet, Sütçü Mehmet, Nalıncı Hasan, Bozalan köyünde esrarlı sigaralarla motive olduktan sonra, Menemen'e gelmişlerdi. Mübarek üç aylardan Şaban ayının üçüydü. 20 Ocakta ramazan başlayacaktı. Derviş Mehmet bir Mehdilik gösterisi yapacaktı. Sabah vakti Menemen Müftü camiine girdiler. Derviş Mehmet, "Aziz cemaat ben Mehdiyim, dinimizi korumak için buraya geldim.." diyerek, mihrabın yanındaki sancağı alıp dışarı çıkmıştı.. Tekbir sesleriyle cemaati ve toplanan kalabalığı sancağın altına davet ediyordu...
Olayı öğrenen alay komutanı, bunları dağıtmak için Kubilay'ı görevlendirmiş, o da bir manga askerle meydana gelerek Derviş Mehmet'in yakasına yapıştı.
– Siz kimsiniz? Haydi dağılın bakalım!...
– Ben Mehdi Mehmet'im be adam, sen kim oluyorsun?
Boğuşma sırasında kalabalıktan açılan ateşle Kubilay yere düştü. Yarası ağırdı. Sürüne sürüne Müftü Camii önüne geldi. Avının yerde çırpındığını gören Derviş Mehmet kurbanının başına dikildi. Torbadan çıkardığı tırtıllı bıçakla Kubilay'ın boğazına sarıldı. Sanki bir koyun keser gibi başını gövdeden ayırdı. Bununla kalmayıp kıvranan avının gür saçlı kesik başını, caminin önündeki şimşir taşına vurarak silkeledi. Eline aldığı kesik başı yeşil sancağın ucuna takarak meydanda tekbir getirmeye başladılar...
* * *
Menemen olayını anlamak için Derviş Mehmet, Şamdan Mehmet, Sütçü Mehmet, Nalıncı Hasan, Küçük Hasan gibi beş meczup arasından suçlu aramak yetmez; onları mehdilik hezeyanına sürükleyen zihinsel serüveni okumak gerekir. 1922 yılında saltanat kaldırılmış, Cumhuriyet ilan edilmiş, hilafet kalkmış, 1925'de tarikatlar kapatılmıştı. Saltanat ve hilafet kaldırılınca medrese ve tarikatlar desteksiz ve işlevsiz kalmışlardı. Cumhuriyete nefret kusuluyordu. Halbuki kaldırılan din falan değil halkı sürüleştiren Şirke bulaşmış hurafelerdi. Ancak medrese ve tarikatlar, eskisi gibi yanlarında Yeniçeri zorbalarını değil, milli bir orduyu bulmuş, bedeller ödeyip tevekküle çekildiler.
Menemen Olayı duyulunca büyük bir infial yaratmıştı. Üç gün sonraki Hakimiyeti Milliye olayın arkasındaki tekke ve tarikat meczuplarını işaret ediyordu:
"... Türk inkılapçılarının en bariz fazileti hakikatleri olduğu gibi görmek, ne kadar acı olursa olsun onlarla karşı karşıya gelmekten korkmamaktır. Tekkeleri kapadık, fakat dervişler yaşıyor! Medreseleri kapadık, Halifeliği kovduk, fakat saltanat devrinin nimetleri hala zihinlerinde... Şapkayı giydirdik, fakat onu taşıyanlar hala bizi tekfir ediyorlar. "Cebrü ikrah karşısında domuz etini yemek caizdir" diye, şapkayı taşıdığı için nefsini günahtan tenzih eden biçareler var..."
Hilmi Ziya Ülken, Yunus Nadi ve Hamdullah Suphi olayı milli bir Kerbela olarak değerlendiriyordu. O günlerin heyecanlı devrimcisi Necip Fazıl Kısakürek de bunlar arasındaydı. Olayın ardındaki zift ruhlu irticayı şöyle canlandırır:
"...Dünya kuruldu kurulalı bu kadar küçük bir hadise, bu kadar büyük bir baş doğurmadı. Eğer Kubilay’ın kesik kafasına nisbet ederek onun hudutlarını tayin etmek istiyorsak, elimize bir metre alıp facia meydanını ölçmeyelim. Dökülen kanın kaç litre olduğunu hesaplamıyalım. Ne 31 Mart, ne Şeyh Sait isyanı, mahiyet ve ruh olarak Menemen hadisesiyle boy ölçüşemez.."
" ...Mesul Derviş Mehmet ve avenesi değildir. İrtica "Bahrimuhit"teki buz dağları gibi suyun yüzüne sivri bir uç çıkardı. Mes’ul bu uç değil, buz dağının heyet-i mecmuasıdır. Bu ucu tepelemekle, hiç bir nişane bırakmamakla dağı kaldırmış olmayız. O dağı tuzla buz etmek lazım. Mesuller, suyun yüzüne çıkmayanlar, o birkaç kişiye sinsi sinsi omuz verenlerdir. Kasketinin güneşliğini, kasketlikten çıksın diye arkasına getirendir. Mes’ul; elleri cübbesinin cebinde yüzümüze bakmaktan korkarak, niyeti meydana çıkmasın diye telaşlı telaşlı yürüyendir..."
" ... Gözüme görünen şeyi açıkça, tertipsiz ve imansız söylüyorum. Eğer inkılabı zayıf tutarsan, eğer inkılabın yüreğini, hassasiyetini ve sinirlerini temsil etmezsen, bıçağın ters tarafı ile yirmi dakikada kesilen Kubilay’ın kafasında sana tevcih edilen akıbeti seyredebilirsin... Türkiye’nin nüfus kütüklerindeki softa ve mürtecilerin yeşil kanını kurutacaksın; bu kadar..."(Hakimiyeti Milliye, 5 Ocak 1930)
Necip Fazıl bu yazıyı yıllar sonra çöp sepetine atıp medrese komplosuna sığınacaktır. Tarikatların tarihsel işlevlerini iyi bilen Abdülbaki Gölpınarlı, şeriat ve tarikat taassubunun en irrasyonel yüzünü Nakşilerde görüyordu : İslamda Tanrı'ya ulaşmak için şeyhe intisap ve sülûk gibi şeyler yoktur. Kendini ahırete adayıp yaşamdan kopmayı dinimiz kabul etmez. Gölpınarlı, devrimlerin işlevsiz bıraktığı " şeriat ve tarikat yobazlığını" tanımlıyordu:
"... Şeriat yobazı, karıncayı çiğnemekten çekinir; Kur'an kitap ehline dokunmadığı, dinlerinde serbest bıraktığı, Allah'ın birliğine inananın cennete gireceğini bildirdiği halde, en küçük müsamahayı kabul etmez... Allah aşkına adam boğazlamayı cihad sayar. Kendi gözündeki merteği görmez, başkasının gözündeki çöpe takılır. Tarikat yobazı, her şeyi Tanrı tecellisi görür, fakat kendine uymayanları Yezid diye dışlar. Şeriat yobazına göre müslüman yalnız kendisidir; kendine uymayanlar dinsizdir. Başını ustura ile kestirmeyen, sakalını çembervari bırakmayan, başına bere giymeyeni gavur sayar; her yeniliğe düşmandır..."
Tarikatlar kapatıldığı tarihte (1925) İstanbul'da 16 tarikat ve 438 tekke faaldi. Sadece İstanbul'da Nakşiliğin 60'dan fazla tekkesi vardı. Her tekkede Allah'a ulaşmak için ayinler yapılırdı. Tekkeler kapatılınca Kutbü'l-aktab denilen Erbilli Esat Efendi de Erenköy köşküne çekilmişti. Geleni gideni eksik olmuyordu. Divanı harp sorgulamasında Menemen eylemcilerinin 15 gün köşkünde misafir kaldığı ortaya çıkmıştı.
Sakalı şerifleri tekkelerde saklanan Esat Efendinin kerametleri şunlardı: Gaipten haber verir, şeytan ve cinlere hükmeder, hayvanın kemiklerini dirilttir, kızdığı adamı bin yıllık mesafelere fırlattır, Felçli hastaları nefesle iyileştirir, kabirdeki ölülerle konuşur, yılana ruh verip zikir yaptırırdı.
Keramet pörtföyü bu kadar geniş olan Erbilli Esat Efendi, İstanbul'da iki tekke ve bir hurafe imparatorluğu yönetirdi. Biraz vicdan sahibi müritleri, bu kerametlerinden birini neden ülkesinin selameti için kullanmadığını sormamıştı:
(1) Yunanlıların İzmir'e asker çıkaracağını bir gün önce Saray'a gidip Vahdeddin'e haber veremez miydi?
(2) İngilizlerin Şehzadebaşı Karakolu'nda 5 mızıka askerini uykuda şehit edeceğini, ilgililere haber verse, o günkü zikirden daha hayırlı olmaz mıydı?
(3) Keramet portföyü bu kadar kuşatıcı olan Esad Efendi, tutuklamak için gelen polisleri veya kendini yargılayan soytarıları, neden yerle yeksan etmemiş, herkesin gözleri önünde neden dondurup taş kestirememişti?
Hangi bilinç düzeyi ve hangi referanslarla okunursa okunsun, Kubilay'ın boğazlanması olayı, sıradan bir gösteri mantığı ile açıklanamaz.. Ortaçağın düşünce mezarlığında gezinen tarikatlar Cumhuriyet rejimine karşı histeri nöbetine girmişlerdi. Olguları hipnotize edip hurafeye güncellik veren bu yapıların bilinçaltında, vatanseverliğin zerresi yoktu. Kurtuluş Savaşı onlar için anlamsızdı:
".... Büyük Zafer, Yunan hezimeti diyorlar...Bunların hepsi uydurmadır... Onların yaptığı nedir bilir misiniz? Avlunuza bir köpek gelmiş, siz de hooşt deyip kovalamışsınız, hepsi bundan ibaret..."
Medrese ve tarikatlar dinin koynunda beslenmiş koyu bir irtica fanatizmidir. Kubilay'ın kesik başını üzerine bile almazlar. Necip Fazıl yıllar sonra Süper Mürşid olunca, olayı akla ve vicdana sığmayan komplo mantığına indirgeyecektir. Tarikatlarda beslenen irtica yılanı Menemen'de sinsice başını göstermiş, intikamını Kubilay'ın başını keserek almıştır. Derviş Mehmet, kavradığı taassup bıçağı ile, tekbir getire getire avına saldırırken, aynı zamanda Cumhuriyet'in de boğazına sarılmış oluyordu..
Menemen olayı ardından sıkıyonönetim ilan edilip özel bir divanı harp kuruldu. Cinayetin müşevvikleri için geniş bir soruşturma başlatıldı. Manisa'daki emekli imam Rizeli Laz İbrahim'in, Erbilli Esat Efendinin bölge halifesi olduğu ve bazı adamlarının Esad Efendinin köşkünde misafir edildiği ortaya çıktı. Erbilli Esat'ın tarikat çalışması gizliden gizliye onunla sürdürülüyor, Erenköy köşkü ile temas sağlanıyordu.
İstanbul'dan Menemen'e getirilen Şeyh Esat Efendi'nin yargılaması 9 gün sürdü. Tutuklanıp yargılanan 105 sanıktan çoğun beraat ettirilmiş, 37 kişiye idam kararı vermişti. Esat Efendi ve oğlu Mehmet Ali idamlıklar arasındaydı. Erbilli Esat dahil 6 kişinin cezası yaş haddinden hapse çevrildi. Divanı harbin 31 kişiye verdiği idam kararı TBMM tarafından onaylanarak, 4 Şubat 1931 tarihinde Menemen meydanında infaz edildi.
Asırlardır uygarlığın gerisine düşmüş ileriyi geride arayan medrese ve tarikatların Cumhuriyete karşı nefretleri imanı kadar kuvvetliydi. Dinle kin yanyanaydı. Elin oğlu Marsa giderken bunlara göre gün gelir devran döner, devrimlerin intikamı alınabilirdi... Ortaçağ öğretilerinin sosyo - kültürel analizi yapılırken, Tanzimattan beri yaşanan savrulmalar bizim toplumsal bir laborauvarımız sayılır. Modernleşme tarihimizde medrese ve tarikat kültürünün karşı çıkmadığı, tek bir yenilik yoktur. Katip Çelebi'nin "ümmet-i bülaha" dediği medrese ve tarikat zihniyeti 17. yüzyılda Kadızadeliler ve Sivasiler arasında yaşanan kavgadan günümüze kadar, zihinleri asla rehabilite olmamıştır.
Hurma kültürünün, sosyal hayata düzen verme ve toplumu geriye götürme, zorla yola getirme, gerekirse kan dökme anlayışı günümüzdede değişmemiştir. Menemen'den 63 yıl sonra (2 Temmuz 1993) Sivas Madımak otelde, 33 aydının benzin dökülüp yakılması, Kerbela ve Yezid soyunun devamıdır. Otel ateşe verilirken meydanda yükselen "Allahuekber" sesleri ile, bu kültür kendini motive etmiş, Tanrı katından kendine destek bulmuş oluyordu...



Bu içeriğe emoji ile tepki ver
2