Zanka

İrem Eres Aycan

Twitter Instagram


İrem Eres Aycan

Üniversiteye yeni başladığı seneydi. Sınavı kazanmak ona berbat başlayan ve öyle de devam eden yaşamının iyiye evrilebileceğine dair ümit vermişti.

Okula gidiyor, geliyor her gün bambaşka hayaller kuruyordu. Birinci sınıflar için yapılan tanışma toplantısında dekanın bir medya merkezi açılacağını ve buraya yarı zamanlı öğrenciler alınacağını duyurmasıyla heyecanlanmıştı. Hiç düşünmeden başvurmuştu. Öyle ya sadece birkaç ay önce bir televizyon kanalında öğrenme mücadelesine girmiş, elinden geleni yapmıştı. Kabul edileceğine emindi. Öyle de oldu… Yarı zamanlı öğrenci maaşı işin güzel sürpriziydi. 220 TL… Onun için çok büyük çok değerliydi. İlk defa kendi parasını kazanacaktı, üstelik sevdiği işi yaparak. Medya Merkezi’ne başladıktan sonra keyfi iyice yerine gelmişti. Her şey düzeliyordu işte. Allah bir yerden alıyordu evet ama bir yerden de veriyordu. O sene kış öyle erken gelmişti ki. Aralık hep soğuk olurdu da o sene bir başkaydı. Ya da o öyle hissediyordu. Kat kat giyiniyordu üşümemek için, öyle bir soğuk… Okuldan çıkmış eve dönüyordu. Evlerinin hemen yakınında bir oto yıkama yeri vardı. Hayallere dalmış öylece yürürken, yaşamına bir çivi gibi çakıldığını hatırladığı o acıyı gördü. Babasını… Babası oto yıkamacının minik kulübesinde üzerinde incecik bir yağmurlukla kollarını bağlamış, sandalyenin üstünde öylece uyuyordu. Üşüdüğü çok belliydi. Kendi kendine sarılır gibi uyuyordu zira, kendini ısıtıyordu. Ağlaya ağlaya eve gitti. Ağlamaya evde de devam etti. Hiç susmadı o gece. İnsan, ne kadar kızgın olursa olsun kalbinde bir kere sevgisi barınmış birine üzülmeyi bırakamıyor. Hele ki bu insan kanı canı bir babaysa… O gece üstündeki kalın pijamalarından utandı. Utandı temiz çarşaflardan kalın battaniyelerden. Bir an geldi kızmaya kalktı. “O beni düşündü mü ki?” dedi, olmadı. Kızamadı. Kışın ortasında kulübede yatan adama kızılır mı? En azından o kızamazdı. Aradan birkaç gün geçti. İlk maaşını alacaktı. Bankaya yatan parayı çekti. Bir kuruşu bile eksilsin istemediğinden akbiline para yüklemeden yürümeye devam etti. Mahallelerinde çok da pahalı olmayan bir dükkan vardı. Gururla girdi oraya. “Bir palto, bir atkı bir de kalın çorap istiyorum” dedi. Güzelce paketletti. Öyle ya hediyeydi. Bir yanı paramparça bir yanı huzurlu yürüdü babasının yattığı o kulübeye. “Al” dedi “bu senin baba…” Evladına bir kuruşu geçmemiş bir hayrı dokunmamış babası şaştı kaldı. O an babasının gözlerinde ilk ve son kez utanç ve minnet duygularını gördü. “Baba” dedi… “Bunları giy olur mu ? Senin zaten var biliyorum ama ben ilk maaşımı sana harcamak istedim…” Utandırmak istemedi babasını. Öyle ya… Gururlu adamdı kendileri. Sarıldılar öpüştüler ayrıldılar. Ama bir şeyi söyleyemedi babasına. O paketin içinde bir de kırık bir kalp vardı… Küçük bir kız çocuğunun hiç büyümeyecek olan kırık kalbi… Sinirleri boşalmıştı, ağlıyordu. Bunları neden yaşadığını sorguluyor, babası artık üşümesin diye dua ediyordu. Biraz sakinleşti. Bir çay alıp kendisine her zamanki gibi, odasındaki pencerenin kenarına geçti. Perdeyi sonuna kadar açtı. Puslu havayı seyrederken acıyı çayına bandı da yuttu yine. O çok sevdiği türküyü açtı sonra.

“Bugün benim efkarım var zârım var.

Değme felek değme değme telime benim…”

Türkü de bitti çay da. Her şeye rağmen o gece huzurla uyudu. Çünkü o küçük kızın kırık kalbi artık üşümüyordu…



Bu içeriğe emoji ile tepki ver
221