Zanka

İrem Eres Aycan

Twitter Instagram


İrem Eres Aycan

Bu defa onun ağzından onun kelimeleriyle yazacağım size. Çünkü bu hissiyatı ben onun kadar güzel aktaramayacaktım size, biliyorum.

“Yaşım yine çok küçük. Zaten başıma ne geldiyse çok küçükken geldi. O yüzden olsa gerek, ne zaman yaşadıklarımı hatırlasam küçük bir çocuk gibi kapı arkasına siniyor kalbim. Oturduğumuz apartmanın bir arka bahçesi vardı. Hala duruyor gerçi. Yalnızca ben artık orada değilim… Ben küçükken orada mahalleden yakın komşular toplanır çay içer sohbet ederlerdi. Bayılırdım oraya, o ortama. Sanki bir tek orada çocuk olabiliyordum… Her şeyi unutup sıradan bir mahallenin sıradan bir çocuğu oluyordum. Yaşam bana hiçbir şey sunmadı diyemem, bu haksızlık olur. Ama ne yalan söyleyeyim sunduklarını geri alma konusunda da oldukça kararlıydı. Çocuk olabildiğim mutlu olabildiğim tek yer olan o bahçenin tam karşı binasına yeni birileri taşınmıştı o sıralar. Belli, tekin adamlar değil… Yine bir akşam bahçede hep birlikte oturup sohbet ederken gözüm karşı apartmanın tekin olmayan adamlarının ofisine ilişti. İşte küçücük bir bahçeye bile sahip olmamın önündeki engel karşımda duruyordu. Babam… Şahane bir rakı sofrası, tekin olmayan adamlar ve asla tekin olmayan babam… Aklıma ilk gelen şey annemin iyi ki o akşam evde olduğuydu. Zira babamın anneme aşkı ve öfkesi bir semtin dilindedir, bilenler bilir. Süreç itibariyle aşkın geri planda kalması maalesef ürkütücü öfke nöbetlerine neden oluyordu. Annem güvende olduğuna göre şimdi sıra kendimi korumaya almaktaydı. Bahçenin toprak zeminine popomu koydum. Popomla sürüne sürüne ilerliyorum. Ayağa kalkarsam görecek beni, biliyorum. Yanına çağırıp ya tehditler savuracak ya da anason kokan nefesiyle beni çok seviyormuş gibi öpecek, saracak. İkisini de istemiyorum. Bir şekilde oradan ona görünmeden geçmem ve evime gitmem lazım. Popomun üstünde toprakta sürünürken masada oturan komşularımız yaptıklarıma anlam veremiyor elbette. Sessizce “babam orada” deyip tekin olmayan adamların ofisini gösteriyor, sürünmeye devam ediyorum. Tam o sırada yaşama anlaşılamamak üzere geldiğimi anlamama vesile olan o ilk olay gerçekleşiyor. Korku dolu bakışlarla yerde sürünürken masada en samimi olduğumuz, elinde büyüdüğüm, yemeğini yediğim altımı bezleyen kadın hayli gamsız ve küstah bir ses tonuyla “aman, ilgi çekmeye çalışıyor” dedi… Uzun süre aç kaldığınızda midenizde çok rahatsız edici ve şiddetli bir ağrı oluşur. Ya da rüzgar alan bir yerde örtüsüz uyuyakaldığınızda ertesi gün sırtınıza bıçaklar saplanır. Uzun süre yoğun ve zararlı ışığa bakmak şiddetli baş ağrısı yapar, başınızı kesip atasınız gelir… Vesaire vesaire… İşte onca yakın gördüğüm o kadından bu sözü duyduğumda aynı anda tüm vücudumda bunları hissettim. Dönüp cevap veremedim. Vaktim de yoktu psikolojim de müsait değildi. Babamın görüş alanından çıktığım anda koşarak eve gittim. Annem neden nefes nefese olduğumu sordu anlattım. “O senin baban sana zarar vermez” gibi cümlelere alışkındım ama asla inanmıyordum. Zira o yaşıma kadar yaşadığım bütün kötülüklerin mimarı, kalbimdeki jilet kesiklerinin sahibi hep babamdı. Anneme ailemiz ve benim için çok değerli olan komşumuzun söylediği şeyi anlattım. Tahmin ettiğim gibi kötü niyetli olmadığına dair iyimser cümlelerle yanıt verdi bana. İyi de niyetler önemli değildi ki artık benim için. Sorsam babamın da bana dair niyetleri hep iyiydi ama yaptıkları ve sonuçları kötüydü işte. Bunca acının bunca kırılmışlığın gölgesinde hangi niyetin önemi kalabilirdi ki? Odaya geçtim. Sevgiye, inanca ve nihayetinde anlamaya ve anlaşılmaya dair düşündüm. Anlaşılmak… Bana nasip olmadı hiç. Ya ben doğru anlatamadım kendimi ya çevremdeki insanlar hiç anlamadı, bilmiyorum. Bu dünyada özellikle de bu ülkede insanlar sınanmadıkları acıların ahkamını kesmeyi, romanını yazmayı pek sever. Zaten insan sınandığı acıdan bahis geçince yutkunmadan, kelimeleri elekten geçirmeden konuşmaz. Yani ben öyle yapıyorum. Babasız büyümüş insanlara, annesi hastalara, yaşanmışlıkları  yüzünden psikolojisinde derin kesikler olan kimseye… Kolay kolay akıl vermiyorum. Veremezsiniz zaten. Çünkü böyle acılardan geçen insanların akla değil huzura, söze değil sessizliğe ihtiyacı olur. Böyle acılarla sınanmış insanları sözle boğmak onları daha öfkeli yapar. Ben de öyle oldum işte. Elinde büyüdüğüm insanın, insanların bile beni anlamadığı bir dünyada yaşamaya çalıştım hep. Herkes hep acılarını yarıştırdı benimle, herkesle… İnsan bir tek kendi kesiğinin acısını bilir. Komşunun elindeki kesiğin yangısını bilmeden “benimki daha çok acıyor be komşu” demeyeceksin mesela. Çünkü acı elle tutulur bir şey değildir. Şimdi ben açıp da kalbimi ortaya dökemem ki içindeki acıları, tüm hisleri. Nasıl kanıtlayabilirim ki kalbimin ortadan ikiye yarılmış ama yine de dimdik duran bir çınar ağacı olduğunu? Ben nasıl dinletebilirim beynimin içinde hiç susmayan sesleri? Civcivi ölmüş çocuğun acısını küçümserler mesela bu hayatta insanlar. İnsanlar, kendi kalplerinin çatal çiziğini alır arşa çıkarır da senin jilet kesiğini sözde teskin etmek (!) için yerin dibine sokuverir. Öyle olmuyor işte insan kardeşim, öyle olmuyor. O gün o bahçede bir insan kaybettim ben bu yüzden. O gün o bahçede insanlara ve anlaşılmaya dair bütün inancımı yitirdim. Evet, anlatmaktan ve anlaşılmayı arzulamaktan hiç vazgeçmedim. Ama biri beni anlamadığında şaşırmıyorum artık. Ya da biri küstahça acılarımı hatıralarımı küçümserken… İnsanlar, sınanmadıkları acıların gölgesine sığınıp, bıraksanız saatlerce öğüt verirler. Bırakınız, versinler. Belki de bunca acının sahibi siz kadar güçlü ve bilge olmak istiyorlardır. Kim bilir? O günü hiç unutmadım ben. Yaşadığım her şeye kendi gözleriyle şahit olan bunca yakınımdaki bir insanın acılarıma şımarıklık gözüyle bakması, ilgi çekmeye çalıştığımı iddia etmesi… Neden ilgi çekmeye çalışayım ki? Ben zaten bir mahallenin gözünde babası sürekli olay çıkaran, kaçırılma tehlikesi olan, evine zırt pırt polis giden çocuk değil miyim? İlgi çekmeye ihtiyacı olan en son insan bendim belki de. Keşke başka şekilde ilgi odağı olsaydım. Neyse… Gelin görün ki ben artık hakkımda söylenen her şeyi kabul eden daha doğrusu kabul ediyor gibi görünen, bütün acılarını ve hatıralarını kalbinin en karanlık yerine saklamış genç bir kadınım. Anlaşılmaya dair ümidimi de insanların bir gün hassas kalplere daha doğru daha sakin yaklaşacağına dair inancımı da yitirdim. Benden sonrası tufan. Sözlerime yazarından emin olmadığım ancak okuduğumdan beri beynimde yankılanan şu dizeyle son vereceğim: Kimse sınanmadığı günahın masumu değildir”



Bu içeriğe emoji ile tepki ver
51