Zanka

Daniel Quinn’in İsmail isimli romanını okumaya başladığımda, bu kitaba tipik bir romanmışçasına yaklaşıp kendimce bir dünya çelişki, hata, eksik yan tespit etmiştim.

Fakat kitabı bitirdiğimde bunun bir roman olmadığının, makineleşmiş dünyada zekâ seviyesi gerilemiş modern insanın, öne sürülen savı daha kolay bir şekilde anlayabilmesi, dikkatinin dağılmadan kitabı okuyup bitirebilmesi için mümkün olduğu kadar basit bir şekilde anlatılmaya çalışılmış felsefe üzerine bir kitap olduğunu fark ettim.

Kitap bir goril ile bir adamın sohbeti üzerine inşa edilmiş. İsmail isimli goril gezegenin seyrini, dünyanın geçmişini ve hâlihazırda nereye doğru gittiğini, yani tüm bildiklerini anlatmak için ve en önemlisi dünyayı kurtarması için kendine bir öğrenci aramaktadır, bunun için de gazeteye ilan vermiştir. Cam bir panelin ardından, gençliğinde oldukça idealist olan bu sıradan adamla telepati yoluyla iletişime geçer ve gördüklerini, bildiklerini, tarih öncesi çağları ve ön gördüğü geleceği anlatmaya başlar.

Kitaba ilk önceleri bir roman gibi yaklaştığım için bu ikili arasında geçen sohbette ve bu iki karaktere ait verilen bilgilerde yerine oturmamış şeyler gördüm. Öğrenci olarak seçilmiş adamın, İsmail isimli gorilin sorduğu sorulara sürekli olarak “Bilme ki…” şeklinde verdiği cevap, sohbet şeklinde ya da daha doğrusu Sokrates’çi bir diyalog şeklinde ilerleyerek bilgiye ulaşılacağı izlenimini yerle bir ediyor. İsmail türler arasında ayrım yapıp kendi türünü üstün tutan ve bu sebeple her şeyi mahveden insanı anlatırken, öğrencisine son derece basit şeyler sorup cevabını alamaması, yazarın da türcülük güdüp hayvan türünü insan türünden daha üstün tuttuğunu düşündürüyor. Yani basit bir şekilde ifade edersem, türcülüğü türcülük yaparak eleştirmesi son derece ironik. Fakat kazın ayağı öyle değil. İlk başlarda bu şekilde düşünsem de kitap ilerledikçe konu çok farklı yönlere doğru gidiyor. Yazarın bir goril ağzından konuştuğu su götürmez.

İsmail öğrencisi insana, konuyu adım adım açıklayıp anlatırken, onun daha kolay anlaması için birtakım terimler verip bu terimlerin neye karşılık geldiğini anlatıyor. Yazar insan toplumunu “Bırakanlar ve alanlar.” Şeklinde ikiye ayırıyor.

Bırakanlar avcılık ve toplayıcılığı benimseyip bu şekilde yaşayan, günümüzde de hâlâ var olan, doğanın dengesini bozmayan, hiçbir şekilde bu dengeye müdahale etmeye kalkmayan, makinalardan yoksun, sadece ait olduğu küçük topluluktan, kendi akıl ve bilek gücünden destek alarak yaşayan insanlar. 

Alanlar ise sisteme dâhil olmuş, sistemin çarkları arasında zamanla un ufak olmuş, neye hizmet ettiğinin, niçin ne amaçla yaşadığının bile farkında olmayan, insanın yarattığı kültür ve bilim aldatmacasının gölgesinde varlığını sürdüren ve dünyayı hızla yok eden topluluğun üyeleri.

Yazarın bu terimlere yüklediği anlamlardan sonra, onun tipik bir yeşil anarşist olduğu, aşırıya kaçan ezber söylevlerle propaganda yaptığı fikrine kapılıyorsunuz. Ya da aklınıza “Üç-beş seneye kalmaz kıyamet kopacak, modern yaşamdan ayrılıp gözden uzak şekilde tabiatla iç içe yaşarsak bu yıkımdan kendimizi kurtarabiliriz” diyen, son dönemlerde Batı ve ABD’de türemiş tarikatlar geliyor.

Bana göre yazar yeşil anarşist değil çünkü onlar insanın doğada yaşayabilmesi için ilk olarak var olan düzenin, şehirlerin, gökdelenlerin, metropollerin neye mal olursa olsun ortadan kaldırılmasını, gerekirse yakılıp yıkılmasını savunurlar. Oysa yazar her detayı inceden inceye ela alıp irdelemiş, ne yapılması gerektiğini, insanın nasıl yaşaması gerektiğini anlatıp böyle bir yıkımdan bahsetmemiş.

Kıyametçi tarikatçılardan da değil çünkü onlar dünyanın yok oluşu için kesin bir tarih verip şehirleri terk ederek doğaya sığınıyorlar. Yazar ise kesin bir tarih vermiyor, sadece, insan doğayı bu hızla tahrip ederse dünya yaşayabileceği bir yer olmaktan çıkacak, diyor. Daniel Quinn yeşil anarşistlerle, tarikatlardan farklı düşüncelere sahip olduğunu, kültür ananın kulağımıza fısıldadıkları teziyle ortaya koymaya çalışıyor.

Quinn’e göre kültür ana geçmişten günümüze değin kulağımıza birtakım ezber bilgiler fısıldar, biz ise bu bilgileri doğru olup olmadığını düşünmeksizin alıp kabul ederiz. Çağdan çağa, üst üste yığılarak devam eden bu bilgilerin en başında, insanın dünyaya hükmetmesi, dünyanın ve tüm türlerin efendisi olması, tabiata kafa tutarak dünyayı cennete dönüştürmesi fikri vardır. Kültür ana insancıklara sürekli olarak dünya insan için yaratılmıştır, hayvanlar ve bitkiler bizim varoluşumuza hizmet etmektedir, diyerek beşerin de doğanın mütevazı bir parçası olduğu gerçeğinin göz ardı edilmesine sebep olur.

Yazara göre medeniyetimiz, insanın efendi olması bilgisi üzerine kurulmuştur ve bu bilgi en başından itibaren son derece yanlış ve yok oluşumuzu adım adım hazırlayan bir bilgidir. Herkesin ve her şeyin efendisi olduğunu ve özellikle semavi dinlerle birlikte dünyanın onun için yaratıldığını, dünyada sadece kendi hükmünün sürmesi gerektiğini düşünen insan, bugün bilgi ve teknolojide son derece gelişmiş olsa da acaba gerçekten mutlu ve anlamlı bir yaşam sürmekte midir?

Yazar bu soruyu sorup ardından beni çok etkileyen şu cevabı veriyor: İnsan teknolojik aletlerden, şehirlerden, sistemden uzak bir şekilde doğayla iç içe yaşarken, akşam gün batımında dinginlikle yavaş yavaş batan güneşi izlerken, aklından komşusunun çadırını yakmak geçmez. Bu anlamsız yaşam tarzı insanı haplara, alkole, uyuşturuculara mahkûm edip mutsuzluğa itmiştir, diyor.

Kitapta ilgimi çeken başka bir iddia ise evrimleşmenin hatta türleşmenin doğal yaşamda, iklimlerin ve tabiat olaylarının kendi ahengi ve süregiden değişimleri sonucu gerçekleştiği; bitkileri, hayvanları, denizleri ve okyanusları yok eden, tabiata müdahale eden insanın, aynı zamanda evrimleşmeyi ve türleşmeyi de durdurduğu, süreci geri dönülmez biçimde sekteye uğratmış olduğuyla ilgiliydi.

İnsan kültürünün, şehirlerin, medeniyetin, teknolojinin gelişmeye başlamasında tarım toplumu olup yerleşik hayata geçmemizi milat olarak kabul ediyor ve bu miladı aynı zamanda dünyanın başına gelen tüm kötülüklerin de başlangıcı sayıyor. Tarımı ve onun getirdiği kültürü, teknolojiyi bugün insanın geldiği konumu reddeden yazar, tüm bunların insanı mutlu etmediğini, dünyayı adım adım yok ettiğini, kişiye mutlu bir hayat vadetmediğini söylüyor.

En önemlisi ise günden güne artan nüfusla, günden güne artan besin üretiminin birbirini beslediği ve bu kör noktanın aşılamaz bir sarmala dönüştüğüdür, diyor. Ona göre besin üretimi insanların açlıktan ölmesi bahasına azaltılmalı çünkü nüfus artışı ancak bu şekilde durdurulabilir. Bu size acımasızca ve ahlaksızca gelebilir fakat besin üretimi artıkça nüfus artacak ve dünya önünde sonunda yaşanmaz hâle gelecek. Bu sorunun tek çözümü nüfusun artmasına sebep olan gıda üretimini kısmaktır, diyor. Nihai çözüm ise büyük ve köklü bir devrimle insanın şehirleri terk edip avcılık ve toplayıcılığı benimseyen hayat tarzına geçmesidir, diyor.

Quinn’in bu hayat tarzını savunurken çıkış noktası anarşistlerle aynı. O da insanın doğası iyidir, insan doğuştan iyidir, yıkıcı olmasının sebebi bir otorite altında yaşamayı kabul etmesidir, diyor. Peki, insan; medeniyeti, teknolojiyi hatta tarımı reddedip hayvanlar gibi zavallı ve düşkün bir şekilde mi yaşamalı, diye sorup yine cevabını kendi veriyor. Bu kitabı okuyup üzerinde düşünmek isteyenler yanıtın oldukça tatmin edici ve akla yatkın olduğunu görecekler. Daniel Quinn’in İsmail isimli kitabı mutlaka okunmalı.

 

 

 

 

 



Bu içeriğe emoji ile tepki ver
11